İbretlik Hikayeler İtirafları

Dervişin Görmeyen Gözleri

Adamın biri, gözleri görmeyen bir dervişin evine misafir olmuştu. Evde, rahlenin üzerinde bir Kur’an olduğunu gördü ve hayret etti. Çünkü, derviş yalnız yaşıyordu, âmâ idi ve evde kendisinden başka kimse bulunmuyordu.

Üzerinde durmadı ve sebebini de sormadı. Fakat merak etmedi de değil. Gece yarısı olduğu zaman Kur’an sesiyle uyandı. Baktı ki, âmâ olduğu için gözleri görmeyen ev sahibi rahlenin başına geçmiş Kur’an okuyor. Öyle ki, okuduğu yerleri parmağıyla da takip ediyordu. Dayanamayarak sordu:
– Sen, gözleri görmeyen bir adamsın. Nasıl oluyor da Kur’an’a bakarak okuyabiliyorsun? Üstelik parmağınla da takip ediyorsun.

Derviş cevap verdi:

– Allah isterse her şey olur. Ben Kur’an okumayı çok seviyorum. Fakat gözlerim görmüyor. Allah’a dua ettim. “Ya Rabbi, Kur’an okurken benim gözlerimi aç ki Kur’anı elime alıp okuyabileyim” dedim. Allah benim bu duamı kabul buyurdu. Ne zaman okumak için Kur’an’ın başına oturursam gözlerim açılır ve ben Kur’an’a bakarak okurum.

Kendine Yenilen Boksör

Salon tıka pasa dolmuş. Hani iğne atsan yere düşmeyecek. Tüm nefesler tutulmuş, onun gelmesini bekliyorlar. Nihayet büyük bir coşku ile adı anons edilince bir heyecan, bir uğultu, bu uğultu değil adeta gök gürüldemesi. Onun ismi ile alkışlar, ıslıklar, bağırışlar, haykırışlar havada uçuşuyor.

Ve rakibi anons ediyorlar. Yuhalamalar kulakları çınlatıyor. Ringe çıkıyor ve selamlama turuna başlıyor. Fakat yuhalama ıslıkları çoğalınca yarıda kesmek zorunda kalıyor.

İki rakip karşı karşıya geliyor. İlk ringe çıkan bizim boksörümüz yenilmez Armada. Bütün maçlarını kazanmış. Hatta hemen hemen tüm maçlarını nakavtla kazanmış. Bu maçta da mutlak favori. Rakibinin daha maç başlamadan dizleri titremeye başladı. Ringde küçüldükçe küçüldü kendi küçülüyor ring de daralıyor.

Maç başlıyor. Bizimkisi hemen saldırıya geçiyor. Üzerine gittikçe rakibi kaçıyor. Ha vuruyor ha vuruyor rakibini hırpalıyor, nefes aldırmıyor.. Zavallı ellerini bile hareket ettiremiyordu. Ringin köşesine sıkışmış yumruk yağmuru altında eziliyor eziliyor ve sonunda yere yığılıp kalıyor. Hakem saymaya başlıyor bir, iki, üç, dört… ve ooon nakavt.

Yer yerinden oynuyor. Büyük tezahüratlar arasında soyunma odasına gidiyor. Odaya girer girmez şampanya patlatıyor, içtikçe içiyor ve sarhoş oluyor. Arkasından da bir sigara yakıyor.

Antrenörü elinden sigarasını kapıyor. Bu senin en büyük düşmanın, kendine söz dinlettiremiyorsun. Bir gün bunun yüzünden yıkılırsın. Böyle giderse söz dinlemez kendine yenileceksin.

– Ben ne yıkılırım ne de yenilirim. Ne kendime ne de başkasına.
– Acizliğine, kendine söz geçirememene yenileceksin.

Bir kahkaha attı ve ‘Ben yenilmez Armadayım’ dedi.

Seneler geçmiş. Kariyerinin zirvesine çıkmıştı. Tüm maçlarını kazanıyordu. Karşısına çıkacak hiç rakibi kalmamıştı. Bir gün gazetelerin manşetinde şöyle yazdı.

‘Kimseye yenilmeyen ünlü boksör kendine yenildi.’ Alt başlıkta da ‘Kariyerinin zirvesinde iken alkole ve sigara tutkusuna mağlup oldu. Cenazesi yarın öğleden sonra kaldırılacak.’ Yazıyordu.

Mesut AKDAĞ
Ringe kendinden emin ve büyük bir gururla giriyor. Ringde şöyle bir selamlama turu atıyor. Selam verdiği taraf çılgınca tezahüratlarını arttırıyor, ayağa kalkıyorlar adeta onun elinden tutacaklar gibi ellerini uzatıyorlar.

Sait Faik’ten Çok Güzel Bir Hikaye; “Semaver”

Ali nihayet iş bulmuştu. Bir haftadır fabrikaya gidiyordu. Anası memnundu. Namazını kılmış, duasını yapmıştı. İçindeki Cenabı Hak’la beraber oğlunun odasına girince uzun boyu, geniş vücudu ve çok genç çehresi ile rüyasında makineler, elektrik pilleri, ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dizel motoru homurtusu işiten oğlunu evvelâ uyandırmaya kıyamadı. Ali işten çıkmış gibi terli ve pembe idi.
Halıcıoğlu’ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış, bir horoz vekarıyla sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren fecr-i kâzibe bakıyordu. Neredeyse ötecekti.

Ali nihayet uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti. Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı! Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yanlız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi. Sabahleyin Ali’nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu’ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali’miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç’te büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan, biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.

Ali annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O annesini her öpüşte, böyle bir defa yalanmayı âdet etmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı. Ali bir kaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı.

Sabah serin, Haliç sisli idi. Arkadaşlarını sandal iskelesinde buldu; hepsi de dinç delikanlılardı. Beş kişi Halıcıoğluna geçtiler.

Ali, bütün gün zevkle, hırsla, iştiyakla çalışacak. Fakat arkadaşlarından üstün görünmek istemeden. Onun için dürüst, gösterişsiz işleyecek. Yoksa işinin fiyakasını da öğrenmiştir. Onun ustası İstanbul’da bir tek elektrikçi idi. Bir Alman’dı. Ali’yi çok severdi.

İşinin dalaveresini, numarasını da öğretmişti. Kendi kadar usta ve becerikli olanlardan daha üstün görünmenin esrarı çeviklikte, acelede, aşağı yukarı sporda, yani gençlikte idi.

Akşama, arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, ustalarına sağlam bir işçi kazandırdığına emin ve memnun evine döndü. Anasını kucakladıktan sonra karşı kahveye, arkadaşlarının yanına koştu. Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti. Sonra evinin yolunu tuttu. Anası yatsı namazını kılıyordu. Her zaman yaptığı gibi anacığının önüne çömeldi. Seccadenin üzerinde taklalar attı. Dilini çıkardı. Nihayet kadını güldürmeye muvaffak olduğu zaman, kadıncağız selâm vermek üzere idi.

Anası:

– Ali be, günah be yavrum, dedi. Günah yavrucuğum, yapma!

Ali:

– Allah affeder ana, dedi.

Sonra saf, masum sordu:

– Allah hiç gülmez mi?

Yemekten sonra Ali, bir Natpinkerton romanı okumaya daldı. Anası ona bir kazak örüyordu. Sonra yükün içinden lavanta çiçeği kokan şilteler serip yattılar.

Anası sabah namazı okunurken Ali’yi uyandırdı.

Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi. Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor; buruşuk ve tülbent kokan vücudunda akşamüstleri merdivenleri hızlı hızlı çıkarken bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu.

Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş.

Ali annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber, uzun zaman vaktin geciktiğini anlayamamıştı. Fabrikanın düdüğü, camların içinden tizliğini, can koparıcılığını terk etmiş ve bir sünger içinden geçmiş gibi yumuşak, kulaklarına geldi. Fırladı. Yemek odasının kapısında durdu. Masaya elleri dayalı uyuklar vaziyetteki ölüyü seyretti. Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperdi.

Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör.

Sarıldı. Onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çekti; soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı. Sonra, aciz, onu köşe minderinin üzerine attı. Bütün arzusuna rağmen o gün ağlayamadı. Gözleri yandı, yandı, bir damla yaş çıkarmadı. Aynaya baktı. En büyük kederinin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı?

Ali birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye baktı. Hiç de korkunç değildi.

Bilâkis, çehresi eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülayimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı. Komşu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O fabrikaya yollandı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibi idi.

Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı. Ölüm, munis anasına girdiği gibi onun bütün hassasiyetini şefkatini, yumuşaklığını almıştı. Yalnız, biraz soğuktu. Ölüm, bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar…

Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yakmadan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü.

Fakat ağlayamadı.

Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş, sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı. Onu kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kaynamadı.
Bundan sonra Ali’nin hayatına bir salep güğümü girer.

Kış Haliç etrafında İstanbul’dakinden daha sert, daha sisli olur. Bozuk kaldırımların üzerinde buz tutmuş çamur parçalarını kırarak erkenden işe gidenler; mektep hocaları, celepler ve kasaplar fabrikanın önünde bir müddet dinlenirler, kocaman bir duvara sırtlarını vererek üstüne zencefil ve tarçın serpilmiş salep içerlerdi.

Yün eldivenlerin içinde saklı kıymettar elleri salep fincanını kucaklayan burunları nezleli, kafaları grevli, ıstıraplı pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve bazen fakir mektep talebeleri kocaman fabrika duvarına sırtlarını verirler, üstünde rüyalarının mabadi serpilmiş salepten yudum yudum içerlerdi.

Gerçek Hikayedir; “Otuz Yıl Sonra Almış Olduğum Ders”

Çocukluğumdan kalan unutamadığım hatıralarımdan birisi ve 30 sene sonra bu hatıranın sebebiyle aldığım ders.

Herkesin mutlaka çocukluk çağlarında unutamadığı kendince çok güzel hatıraları vardır. Onları hasretle anar ve bazen en yakınlarına anlatır, bazende sadece kendisi düşünür mutlu olur. Ama bunu paylaşmam gerektiğini düşünüyorum.

Bir cuma günüydü. Cuma vakti girmesine yakın camiye gittim. Üst katta yerimi aldım. Henüz pek kimse yoktu, sadece arkamda orta yaşlarda bir amca vardı. Ben erken gidip sessizliğin içinde dua ederdim. Bu çocukluğumdan beri beni rahatlatır ve mutlu eder. Yavaş yavaş cami dolmaya başladı. Üst kata her zaman olduğu gibi mahallenin çocukları dolmaya başladı. Haliyle çocuklar, çocukluklarının gereği yaramazlık yapıp gürültü yapıyorlardı.

Ben ise hiçbir çocuğa aldırış etmeden kendi halimde dua etmeye devam ettim. İşte tam o sırada yaramazlığın doruk noktasına ulaşmış bir çocuk dikkatimi fazlasıyla çekmişti. Naylon poşetin içine koyduğu bir futbol topuyla gelmişti camiye. Bende duamda “Allah’ım ben elimden geldiği kadar uslu durup sana en güzel şekilde ibadet etmeye çalışıyorum oysa sen ona çok güzel bir meşin top nasip etmişsin. Bende istiyorum Yarabbim dedim”. O zaman ettiğim o duayı hiç unutamıyorum. Cuma namazı bitmiş ve herkes dağılmaya başlamıştı. Çocuklar koşarak camiden çıktılar, ben de her zaman yaptığım gibi ağırdan alarak camiden çıktım. Caminin bahçesinde üst kattaki o amca vardı ve beni yanına çağırdı. Önce başımı okşadı, sonra adımı falan sordu ve bana aferin diğer çocuklardan çok farklıydın, namazını güzelce kıldın, çok da uslu durdun diyerek elini cebine attı ve bir miktar para çıkararak bu sana benim hediyem dedi. Ne istiyorsan git bakkaldan al dedi ve çok güzel dualar etti. Öyle mutlu olmuştum ki tanımadığım bir insandan bu şekilde bir tebrik ve harçlık aldığım için. Ardından teşekkür ettim ve doğruca bakkala gittim. Tabi ki O meşin topun fiyatını sordum tam tamına yetiyordu ama biliyor musunuz ne yaptım o topu almadım. Onun yerine bütün paramla eve malzeme aldım. Hatırlamıyorum ne olduğunu ama ekmek yoğurt vs.. o tür şeylerle eve gittim. Maksadım annemi sevindirmekti. Zile bastım ve kapıyı belkide ilk defa babam açtı. O gün eve erken gelmiş ve bana bir hediye almış….

Sanırım ne olduğunu söylememe gerek yok.

Gelelim bu olaydan sonra yeni başıma gelene

Geçen hafta Cuma namazını kılarken masum bir çocuk dikkatimi çekti ve sonra bu güzel hatıram aklıma geldi. Sıranın bana geldiğini düşündüm ve bende bu çocuğu sevindirmek istedim. Camiden çıktım ve onun gelmesini beklemeye başladım. Umarım bu çocuk içinde güzel bir hatıra olur diye de dua ediyordum beklerken. Cebimdeki paradan bir kısmını ona vermek için ayırdım. Ufaklık çıktı ve yanıma çağırdım. Başını okşadım, adını sordum, ona dua edip elimde tuttuğum parayı ona verdim. Çocuk ne yaptı biliyor musunuz; doğruca cami hayırına götürdü ve oraya bıraktı. Çok şaşırdım ve tekrar yanıma çağırıp bunu da al dedim. Ama yine aynı şeyi yaptı. Bunun üzerine tekrar çağırıp sordum. Ben o parayı sana kendin harca diye verdim sen neden oraya veriyorsun dedim. Bu sefer ders alma sırası bana gelmişti. Amca sana teşekkür ederim ama ben bugün Cuma hayrına para veremediğim için dua sırasında Rabbim den bunun için para istedim ve Rabbim hemen gönderdi. Çocuğa hayranlıkla bakakaldım. Bana vermiş olduğu ders için çocuğa teşekkür ettim ve cebimdeki bütün parayı ona verdim. Almış olduğu parayı yine mi hayra verdi yoksa yanına mı alıp gitti bakmaya cesaret edemedim ve uzaklaştım.

Dilaver AJDER